Orman Yangınları Küresel Bir Krize Dönüşüyor.
Orman yangınları, iklim değişikliğinin etkisiyle yalnızca yaz aylarında ortaya çıkan mevsimsel bir ormancılık sorunu olmaktan çıkmış, toplum güvenliğini, ekonomiyi, tarımı, turizmi, su kaynaklarını ve kırsal yaşamı doğrudan etkileyen küresel bir krize dönüşmüştür. Sıcaklıkların yükselmesi, kurak dönemlerin uzaması, nem oranlarının düşmesi ve aşırı hava olaylarının artması, yangınların daha erken başlamasına, daha hızlı yayılmasına ve kontrol altına alınmasının zorlaşmasına neden olmuştur.
Avrupa’nın 2026 yangın sezonunda yaşanan gelişmeler bu değişimin boyutlarını açık biçimde ortaya koymuştur. Avrupa Birliği’nin Avrupa Orman Yangınları Bilgi Sistemi verilerine göre 3 Eylül 2026 itibarıyla AB ülkelerinde 647 bin 882 hektar alan yangınlardan etkilenmiştir. Bu rakam 2025 yılının aynı döneminin altında kalmış olsa da, 2006-2025 döneminin aynı tarihe ilişkin uzun dönem ortalamasının yaklaşık iki katına ulaşmıştır. İspanya, Fransa, İtalya, Portekiz ve Yunanistan başta olmak üzere birçok ülkede büyük yangınlar yaşanmış, yangınların yerleşim alanlarına yaklaşması ve geniş çaplı tahliyelere yol açması, sorunun yalnızca orman ekosistemleriyle sınırlı olmadığını göstermiştir.
Avrupa’da ortaya çıkan tablo, yangınların niteliğinin de değiştiğini ortaya koymuştur. Yüksek sıcaklık, uzun süreli kuraklık, düşük nem ve kuvvetli rüzgârın aynı anda görülmesi, yangınların kısa sürede geniş alanlara yayılmasına neden olmuştur. Geçmişte olağanüstü kabul edilen koşulların daha sık yaşanmaya başlaması, yangın yönetiminde yalnızca söndürme kapasitesinin artırılmasının yeterli olmadığını göstermiştir. Hava ve kara araçlarının güçlendirilmesi önemli olmakla birlikte, yangın çıkmadan önce alınan önleyici tedbirler ve risk yönetimi giderek daha belirleyici hale gelmiştir.
Bu gelişmeler Türkiye açısından da önemli sonuçlar ortaya koymuştur. Akdeniz havzasının yangın açısından hassas ülkelerinden biri olan Türkiye’de yüksek sıcaklık ve kuraklık, geniş orman alanları ve ormanlarla iç içe yaşayan kırsal nüfus yangın riskini artırmaktadır. Özellikle Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşanan büyük yangınlar, ormanlarla birlikte tarım alanlarının, turizm merkezlerinin, yerleşimlerin ve kırsal ekonominin de tehdit altında olduğunu göstermiştir.
Türkiye’nin yangınlarla mücadelede hava ve kara araçları, erken uyarı sistemleri, teknolojik altyapı ve personel kapasitesini geliştirmiş olması önemli bir kazanım olarak değerlendirilmiştir. Ancak Avrupa’da yaşanan gelişmeler, yangın politikasının yalnızca yangın çıktığı andaki müdahale gücü üzerinden ele alınmaması gerektiğini ortaya koymuştur. Yangınların önlenmesi, riskin önceden belirlenmesi, yangının büyümesinin engellenmesi ve ormanların değişen iklim koşullarına dayanıklı hale getirilmesi birlikte ele alınmalıdır.
Bu nedenle Türkiye’de yangın yönetiminin “yangın sezonu” anlayışından çıkarılarak yılın 12 ayını kapsayan bir risk yönetimi yaklaşımına dönüştürülmesi gerekmektedir. Yangın sezonu dışında orman yollarının ve yangın emniyet şeritlerinin bakımı yapılmalı, yanıcı madde yükü azaltılmalı, yüksek riskli alanlar belirlenmeli, kırsal yerleşimlerin yangın planları hazırlanmalı ve yerel müdahale kapasitesi güçlendirilmelidir. Erken uyarı ve hızlı ihbar sistemlerinin geliştirilmesiyle birlikte, yangınların daha başlangıç aşamasında kontrol altına alınması hedeflenmelidir.
Bu yaklaşımın en önemli unsurlarından biri de orman köylülerinin ve orman kooperatiflerinin sürece daha etkin biçimde dahil edilmesidir. Ormanlarla iç içe yaşayan orman köylüleri, bölgenin arazi yapısını, ulaşım koşullarını ve yerel riskleri yakından bilen kesimlerdir. Bu nedenle orman köylülerinin yalnızca yangın sırasında destek sağlayan bir unsur olarak değil, yangın önleme, erken ihbar, orman bakımı, yanıcı maddelerin azaltılması, yangın yollarının korunması ve yangın sonrası rehabilitasyon çalışmalarının aktif bir parçası haline getirilmesi önem taşımaktadır.
Orman kooperatifleri bu sürecin örgütlü yapısını oluşturabilecek önemli bir kapasiteye sahiptir. Kooperatifler aracılığıyla yerel işgücünün ormanların bakım ve korunmasında düzenli biçimde değerlendirilmesi, yangın önleme çalışmalarının süreklilik kazanması ve kırsal nüfus için yeni gelir ve istihdam olanaklarının oluşturulması mümkün hale gelebilecektir. Böylece ormanların korunması ile kırsal kalkınmanın aynı politika içinde buluşturulması sağlanabilecektir.
Yangın sonrasında yapılacak çalışmaların da yeni anlayışın önemli bir parçası olması gerekmektedir. Yanan alanlarda yalnızca hızlı biçimde fidan dikilmesine odaklanılması yerine, alanın ekolojik özellikleri dikkate alınmalıdır. Bazı bölgelerde doğal gençleşmenin desteklenmesi, bazı alanlarda erozyonun önlenmesi, toprağın ve su kaynaklarının korunması, bazı alanlarda ise iklim değişikliğine daha dayanıklı orman yapılarının oluşturulması daha uygun sonuçlar verebilecektir. Bu nedenle rehabilitasyonun başarısı yalnızca dikilen fidan sayısıyla değil, alanların uzun vadede sağlıklı ve dirençli ekosistemlere dönüştürülmesiyle ölçülmelidir.
Orman yangınlarının çok boyutlu etkileri nedeniyle mücadele yalnızca ormancılık teşkilatının sorumluluğunda da görülmemelidir. Tarım, turizm, ulaştırma, su kaynakları, yerleşim alanları ve kırsal ekonomi üzerindeki etkiler dikkate alınarak merkezi yönetim, yerel yönetimler, ormancılık teşkilatı, üniversiteler, kooperatifler, sivil toplum kuruluşları ve yerel toplulukların ortak bir yangın yönetim sisteminde buluşturulması gerekmektedir.
Avrupa’nın 2026 yangın sezonu Türkiye açısından önemli bir uyarı niteliği taşımıştır. Geleceğin ormancılığında başarı yalnızca yangın çıktığında daha hızlı müdahale edilmesiyle ölçülmeyecektir. Asıl başarı; yangın riskini önceden belirleyen, yangınların çıkmasını ve büyümesini azaltan, ormanları iklim değişikliğine karşı dirençli hale getiren ve ormanla birlikte yaşayan toplumların ekonomik ve sosyal dayanıklılığını güçlendiren bir sistemin kurulmasıyla sağlanacaktır.
Türkiye’nin güçlü ormancılık teşkilatı, üniversiteleri, yerel yönetimleri, orman köylüleri ve kooperatifleri bu dönüşüm için önemli bir potansiyele sahiptir. Bu kapasitenin ortak bir strateji altında bir araya getirilmesiyle Türkiye’nin yalnızca yangınlara müdahale eden değil, yangın riskini önceden yöneten ve ormanları geleceğin iklim koşullarına hazırlayan bir ormancılık modeline geçmesi mümkün olacaktır.
Avrupa’da yaşanan yangınlar önemli bir gerçeği ortaya koymuştur: Orman yangınları artık yalnızca yaz aylarının değil, yılın 12 ayının yönetilmesi gereken bir riskidir. Türkiye açısından yeni hedef yalnızca “yangın çıktığında daha hızlı söndürmek” değil, yangının büyük bir felakete dönüşmesini önleyen dirençli ormanlar ve dirençli orman köyleri oluşturmak olmalıdır.
Bu süreçte orman köylüleri ve onların kooperatifleri yalnızca ormandan yararlanan kesimler olarak değil, ormanların korunması, geliştirilmesi ve geleceğe taşınmasında temel aktörlerden biri olarak değerlendirilmelidir.